edebistan.com- 2011- Fantastiğin Depotizmi Ve Püriten Ahlakımız

Fantastiğin Despotizmi Ve Püriten Ahlakımız
Aydınlanmanın insanlığı,  bu derece kör bir karanlığa iteceği kimin aklına gelirdi. Aklın ampulü öyle yüksek bir wattla çalışıyorduki, birgün insanlığın modernizm cehenneminde hem ışıksız hem de çaresiz kalacağını elbette kimse öngöremezdi. Bütün safların belirginleştiği, kavramların tanımlandığı, kulvarların sınıflara ayrıldığı ve meta-fizik algının ‘hastalıklı’ kabul edilmeye karar verildiği aydınlanma döneminde, darbenin en büyüğünü,aklın bir türlü kabul etmeye yanaşmadığı alan aldı: metafizik.Bu darbenin öyle çabuk geçer yanı yoktu, asırlarca sürdü ve halihazırda sürüyor. Belki de sırf bu nedenden dolayı evrenin en ‘bozguncu girişimi’ diyebiliriz aydınlanma için. Dayattığı ve boyun eğmeye mecbur bıraktığı mantalite, metafizik ile asırlarca bağlantı kurulamamasına neden oldu. Kutsalın referansı olan metafizik yalnızca teolojinin bir konusu olarak görülmeye başlandı. Ne edebiyatın ne de diğer alanların bu sözcük ile bir bağının olmamasının ‘olağan’ kabul edilmesi, bağ kurulması halinde de ‘olağandışı’ olarak görülmesi düşüncesi palazlandı.O zamana kadar gelen ve özellikle sözlü kültürün katkısıyla yayılan söylence edebiyatının, aydınlama ile alaya alındığını biliyoruz. Fakat yalnızca alaya alınma bile sözlü edebiyatın gücünü engelleyemedi. Özellikle romantiklerin direnişleri olmasa, aydınlanmanın kurduğu mantığın, bir saat gibi işleyişi hızlanacak ve hiç bir muhalefetle karşılaşmadan yollarına devam edeceklerdi. Bu bakımdan romantiklere  çok şey borçlu olduğumuz söyleyebiliriz. Teolojiyle bağı direkt kurulmasa da romantikler, kurgularıyla metafiziğin diri tutulmasına ve uzun süre olmasa da ayakta durmasına sebep oldular.Ama bir süre sonra romantiklerin de sesinin kısıldığını görüyoruz. Realist katı anlayışın, metafiziğe referanslar sunduğu kurgu alanında, çalışmalar yaparak ‘tanım’ cehenemini yaratmaya çabaladığı dönemlerde bu alana yani metafizik kurgulara da  okkalı tokat gibi bir tanım buldular. Metafizik kurgular ‘aklın hastalıklı durumları’ndan başka bir şey değildi, anlatılanlar ‘sadece imgelem dünyasında varolan’  kurgulardan ibaretti. Bu tür kurguları kaleme alan yazarlar ‘hastalıklı ruh sayıklamaları’ içinde vakit geçiriyorlardı. O halde bu alandaki kurgulara bir tanım yapılmalı ve kenarı köşesi çerçeve içine alınmalıydı: ‘fantazi olan kurgular’ yani, fantastik!

Bu kurguların başına gelen en talihsiz serüven, şüphesizki ona ‘fantastik’ denmesiydi. O dönemde bu tanıma şiddetle karşı çıkışlar olsa da, aydınlanmanın ışığı(!) gözleri kör edecek kadar şiddetli ve büyüleyiciydi.

SORULAR SORULAR…

Aradan asırlar geçti, hala metafizik alanın bu konudaki birikimi hakkında cesaretli şeyler söyleyemiyoruz…

Bu durum, fantastik sözcüğünün içeriğini kabul ettiğimizden  mi yoksa metafizik sözcüğünün karşıladığı anlam tümcelerinden ürktüğümüzden midir? Ya da şöyle sorabiliriz: Edebiyatın gerçeklik duygusunda oluşturduğu ‘yırtılma’ya, kurgulanmış fanteziler gözüyle bakmak bizi, bir başka gerçeklik alanının, ‘diyar’ının ya da varlıklar dünyasının olabileceği fikrinden, bu ihtimalden ne kadar azad eder? Üstelik bu fikirle ruhumuzu ne kadar teskin edebiliriz.?

Muhayyile sözcüğünün fantezi sözcüğü karşısında takındığı ağır endamlı tavır, fantezinin uçuşan eteklerine takılan hayal dünyasının kurgularını bir rüzgar gibi savurur mu? Bu savuruştan elimizde bir kaç hayal mi kalır bir fantezileri demeti mi? Muhayyile ile fantastik, medeniyetler çatışmasında birer piyon mudurlar yoksa vezir kadar şaha yakın ve bir o kadar da oyunun kaderini belirleyen bir konumda mıdır? Yoksa, medeniyetler çatışmasına çanak tutan aydınlanmanın, satrançtaki piyonların basit ama önemli görevlerinde haberi yok muydu? diye de sorabiliriz ve iddia edebilirizki bu soru, fantastiğin gidişatıyla son derece alakalıdır.

Fantastik sözcüğüne ‘büyülü gerçekçilik’ penceresinden baktığımızda ‘gerçeğin yırtılması’nın daha net göründüğünü söyleyebiliriz. Hal böyle iken yani bir edebi tür, edebiyatın üzerinde oturduğu gerçeklik algısına bu denli müdahale ederken ve mitlerin de etkisi ile kendine sağlam bir yer açarken, bu türe hala ‘imgelem dünyasında varlık bulan’ kimliği ile mi bakacağız? Edebiyata vurduğu damgayı görmezden gelerek, metinlerarası ilişkinin de ötesine taşan bir miras yükü ile ‘gerçeği yırtan’ örneklere hala ‘hayalin varlık alanı’ mı diyeceğiz? Israrla popüler örnekler üzerinden hareket ederek bu ağır sorumluluğu taşımadığına mı kanaat getireceğiz?

Bu sorular, fantastiğin ontolojisi ile alakalı göründüğü kadar, edebiyatın hayata müdahil olduğu alanlarda ne kadar ‘üç maymun’ u oynayıp oynamadığını da gösterecek cevaplarla bizleri şaşırtmalıdır.

Eğer bu sorulara cevaplar üretemiyorsak, fantastiğin daha ürkütücü ve bizi çaresiz bırakacak despotizmine hazırlıklı olalım…

edebistan.com  2011 haziran

Reklamlar

Star Kitap – Ana Kraliçeden Fantastik Bir Şölen

Ana kraliçeden bir şölen

Ana kraliçeden bir şölen

Türk okuru fantastik edebiyatın ana kraliçesi Ursula K. Le Guin’den güçlü kurgular okumaya alışmıştır. Ünlü yazar yeni romanı Rüyanın Öte Yakası ile bir kez daha okuyanları büyülercesine etkileyecek

GÖNÜL YONAR

İLK 1991’de Mülksüzler ile tanışan Türk okuru, kısa süre içinde Le Guin tutkunu oldu. Batı Sahili Yıllıkları’yla tanışmadan önce, Yerdeniz Üçlemesi ve Bağışlanmanın Dört Yolu ile fantastik edebiyatı Le Guin’den okuyanlar, türün popüler versiyonlarının sıradanlığından kaçıp sığınabilecekleri bir ada bulmuş oldu. 80 küsur yaşında olmasına rağmen gençleri yazdıkları ile etkileyen Le Guin, onu bekleyen okurlarına yeni bir kitapla sürpriz yaptı.

Gerçeği yırtan rüyalar

Rüyanın Öte Yakası, bilim kurguya yakın duruşu ile bilim-kurgu sevenlerin bir çırpıda okuyacakları bir kitap.  Rüyaların insan yaşamını altüst eden kabuslara dönüşmesi ve üstelik bunların hayatın bir parçası olması ekseninde ilerleyen kurgu, fantastik dünyalara yelken açıyor. Fakat öte yandan, gerçek hayatın ana damarlarında da akmaya devam ediyor. Le Guiın’ın fantastik kurgularında görülen bu yaklaşım, Rüyanın Öte Yakası’nda zirve yapmış durumda.

Le Guin’ın girift kurgulardaki çıkmaz sokak tabelalarını bu kitapta görememekteyiz. Romanda çok daha sade ve dolayımsız bir yapının, güçlü fantastik titreşimleri göze çarpıyor.

Bu güçlü titreşimler altında  Le Guin’in her zamanki eleştirel bakışı yatıyor. Le Guin, kitap boyunca dünyanın siyasi gidişatını da sorgular. Muhalif  duruşuyla bilinen yazar, içinde yaşadığımız dünyanın ‘cezası’ olarak, roman kahramanına kendi kalemi ile trajik bir ceza keser. Orr, uzaylıların dünyayı yok etmek üzere saldırıya geçtikleri rüyasını gördüğünde artık iş işten çoktan geçmiştir. Siyasi oyun ve entrikaların kurbanı olan, çevre kirliliği, nüfus patlaması, nükleer birikimler ve her türlü siyasi oyun, Orr’un göreceği bir rüya ile dünyaya ceza faturası olarak kesilir.

Le Guin fantastiği farklıdır

Rüyanın Öte Yakası’nda, derin eleştirel bakış, bilim-kurgu ile başabaş gider. Ursula Le Guin, doktor Haber’in rüyalar yolu ile dünyaya müdahale etmesine neredeyse arka çıkar görünür. Yazarın, bir fantastik kurgu içinde bu denli siyasal eleştiriyi başarıyla ve ustalıkla yerleştirdiğini görmekteyiz.

Eleştirilerin yönü daha çok ABD’nin öncülük ettiği Yeni Dünya Düzeni ekseninde, Doğu toplumlarının sömürülüşü ve yeryüzü kaynaklarının hoyratça tüketilmesi üzerinedir. Zaten kurgunun ilerleyen bölümlerinde, insanın sahip olduğu yeryüzü mirasını, kötü yönde ve müsrifçe kullanışının bir cezası olarak Orr, korkunç bir rüya görür. Rüya, dünyanın sonu demektir. Fakat Le Guin küçük bir sürpriz yapar ve okuyucuyu merakta bırakmak için belirtmeyeceğimiz bir son ile bitirir kitabı.

Kitap, fantastiğin tekinsiz alanlarında dolaşan kahramanlarıyla, hayret alanları oluşturan zaman-rüya algısıyla, yoğun psikolojik analizleriyle, derin dünya eleştirisiyle ve baş döndürücü bilim-kurgusal yapısıyla fantastik türün önemli yapıtları arasına girmeye aday görünüyor.

Star Kitap 2011 Nisan

Mostar- 2012 Ağustos- Türk Fantastik Edebiyatı Üzerine

Murat Ergün- Mostar 90.Sayı


Fantastik edebiyatın verimlerini dünya edebiyatı yavaş yavaş terketmeye başladı. Oysa Türk Edebiyatı’nda genç kuşak yazarlardan başlayarak fantastiğin dünyasına göz kırpan, kucak açan sanatçılar görüyoruz. Ne yazık ki fantastik edebiyat, doğru ve ölçülü yaklaşılmadığı sürece yazarını darmaduman eden bir yapıya sahip. Özellikle günümüzde genç yazarlar fantastiğin ağır yükü altında eziliyorlar. Bunun sebebi açık: Yerli ve geleneksel kültürü yeterince bilmemek.

Türk Edebiyatında Fantastiğin Kökenleri adıyla, fantastik edebiyata kaynaklık eden kültürü, dini, tarihi ve coğrafyayı ele alarak alanında tek diyebileceğimiz bir esere imza atan Gönül Yonar’ın, Batı’da varlık sahası bulan fantastiğin, ilahi ve metafizik olandan soyut olduğu için Batı zihni tarafından hayatına son verilmesini anlatması oldukça ilgi çekici.

Mucize ve keramete inanmayan akılcılığın, Doğu toplumlarında varolan Doğu mitolojisine ve Kur’an-ı Kerim’in kıssalara dayanan tahkiyesine anlam verememesi anlaşılabilir bir durum. Bu yazı vesilesiyle fantastiğin doğu toplumlarındaki dünyasına ve Türk Edebiyatı’nda bir sanatçının kullandığı fantastik ölçütlerin kaynağının nerelerde gizli olduğuna bakmaya çalışacağız. Şüphesiz karşımıza çıkan ilk unsur mitoloji olacak. Daha sonra Hint ve İran edebiyatı, sonra da Kur’an-ı Kerim. Yonar’ın çizdiği bu çerçeve fantastiğin Türk Edebiyatı’ndaki serüvenine bakmamız açısından büyük ipuçları veriyor.

Fantastik’in anlamı
“Fantastik sözcüğü, olağanüstü alanlarda ‘kendini gösterme’nin karşılığı olarak kullanılır. Aynı zamanda ‘temelsiz şeyler hayal edebilme’ ve ‘cin tutmuş’ sıfatlarıyla ortaçağ Avrupa’sının ‘bilim öncesi’ dönemine gönderme yapar. Ancak, günümüze kadar gelen anlamına gerçekliği olmayan görüntü/hayal gibi sıfatları yükleyerek kurgu ile dirsek temasına geçer. Olağandışı olguları ve bilinçdışı katmanlarını çok gösterişli bir tarzda açığa çıkararak edebiyatın alanını genişletir” sözleriyle tarif edilen fantastiğin olgunlaşma dönemi 18. asır. Fantastiğin en temel çıkış noktası mitoloji. Mitoloji ve fantastik daima birbirlerinin destekçisi olmuş, varlık alanlarının daha sarih bir biçimde anlaşılması için birbirlerine imkân sunmuşlardı. Dünyada fantastik üzerine en önemli çalışmalara imza atan Todorov’un artık görülmesi gereken bir başka varlık alanı önerisi fantastiğin temelinde yatan önemli bir nokta. Todorov, “bir metnin fantastik olabilmesi için okurun ikircik içinde olması gerekir” diyor. Fantastiği kurgulayan okurun kendisi. Kafka’nın Dönüşüm hikâyesi için Todorov, fantastiğin sonu ifadesini kullanıyor. Çünkü okur bu metin karşısında ikirciğe düşmez. Herkes, Kafka’nın kahramanının bir sabah kalktığında böceğe dönüşmüş hâlde yatmasını garip bulmuyor. Hem okur, hem de metne hayat veren insanlarda bir ikirciklik söz konusu değil.

Dante’nin İlahi Komedya’sının en çok hayali olan bölümleri ilgi çekiyor. Dünya Edebiyatı’nda fantastiğe ilk göz kırpan metinlerin başında geliyor, İlahi Komedya. 14. asrın ilk çeyreğinde yazılan bu muhteşem eser, ilahi hikmeti yansıtabilmek için fantastikten istifade etmişti. İlahi Komedya’dan sonra fantastik ilerleme kaydetse de realizmin çemberinde yer bulamayacaktı. Cazotte, günümüzde kullanıldığı anlamıyla fantastiği kuran kişi olarak biliniyor. 1772’de kaleme aldığı Âşık Şeytan bu anlamda ilk metin kabul ediliyor.

Bilinçaltının bilinmeyenlerini ortaya çıkaran psikanalizin ortaya çıkışı, fantastiğin varlığını tehdit ediyor. Batı görünmeyen şeylere karşı keskin bir tanım yapıyordu: Fantastik. “Sadece imgelemde varolan, hayali, bir gerçekliği olmayan. Fantastiğin modern dünyada sıkışıp kalmış insan için bir kaçış mı yoksa çocukluğuna dönüş mü olduğu hususunda tartışmalar sürüyor. Yonar, “Yaşanan savaşların, değişen özgürlük ve gerçekçilik anlayışının, katı realist örtü ile sunulan sıkıcı modernizmin, bu yüzyılda fantastiğe ciddi anlamda etki ettiğini görmekteyiz” diyerek, fantastiğin Dünya Edebiyatı’ndaki modern seyrine açıklık getiriyor. Modern dönemlerde fantastiğin akıl ve bilim karşısında sorguya çekilmesinin temelinde, modern hayata zıt olan metafiziğin fantastiğin hücrelerinde yer alması yatıyor.

Kadim kültürler ve fantastik
Fantastiğin kadim kültürler içerisinde büyük bir yeri var. Yunan kültürünün temelindeki mitoloji, gizem, bu kültürün merkezinde yer alıyor. Büyü, olağanüstü varlıklar, lanetli ruhlar, şatolar… Hint Edebiyatı’ndaki Upanişadlar’dan, Filibeli Ahmed Hilmi’nin Amâk-ı Hayal’ine kadar yazılan eserler Doğu Edebiyatı’nın fantastik birikimini ihtiva ediyor. Vilayetnameler, Battalnameler, Hamzanameler, Cenknameler, Gazavatnameler fantastiğin sınırlarına giren anlatılar olarak Türk Edebiyatı’ndaki yerlerini almışlardı.

Destanlar dönemi için de bu geçerli. Her yaratılış destanında olağanüstü unsurlar mevcut. Bu unsurların başında kahraman geliyor. Kahramanın bütün hayatı olağanüstülüklerle dolu. Yonar’ın ifadesiyle insan, ontolojik temelini olağanüstünde arıyor. Diğer yandan Hint Edebiyatı’nın en eski efsane kitaplarından olan Pançatantralar, Dünya Edebiyatı’na kaynak etmiş oldukça önemli metinlerden. Fantastik bu metinlerde yoğun bir biçimde kendisini hissettiriyor. Pançatantralar’ın yanısıra Puranalar da efsanenin mitolojiyle buluştuğu metinler. M.Ö. 8. asır da Puranaların ilk başlangıç tarihi kabul ediliyor. Yüzlerce efsane, olağanüstülükler bu metinlerde yer alıyor. Bu metinler sadece gerçek olmayan durumları anlatan metinler olarak algılanmamalı. Arkaik dönemin hiçbir noktasında ilahi olanla, hayat birbirinden ayrılmamış çünkü.

İslam dini de içerisinde barındırdığı onlarca olağanüstü hâl ile fantastiğe kaynaklık ediyor. Kur’an-ı Kerim’de geçen kıssalar, klasik edebiyatımızdan bu yana her zaman edebiyatın ilgisini çekti. Kıssaların, mitolojiden izler taşıması edebiyat için oldukça cazip görünmüştü. Hz. Süleyman (a.s), pek çok olağanüstü özellikleri kendisinde barındıran bir peygamber. Bunlardan en önemlisi rüzgârdı. Kur’an-ı Kerim’de “Bereketli kıldığımız yere doğru, Süleyman’ın emriyle yürüyen şiddetli rüzgârı, onun buyruğuna verdik” (21-81) buyruluyor. Hz. Süleyman (a.s) rüzgâra binerek seyahat ettiği, hatta rüzgâra ordusu ile binerek istediği yere göçtüğü farklı eserlerde ifade ediliyor. Kuşlarla konuşması da onun önemli vasıflarının başında geliyor. Neml Suresi’nde bu açıkça vurgulanır: “Ey insanlar, bize mantıku’t-tayr öğretildi.” (27-16) Hz. Süleyman’ın (a.s) görünmeyen varlıklarla olan münasebeti de söz konusudu: “Süleyman’ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan müteşekkil olan ordusu toplandı. Hepsi toplu olarak gidiyorlardı.” (27-18) Hz. Süleyman’ın (a.s) bu varlıkları inşaatlarda çalıştırdığı rivayet edilmektedir.

Hz. Yusuf’un (a.s) rüyaları yorumlaması da Kur’an-ı Kerim’de geçen peygamber kıssalarından. Çocuklukta gördüğü, zindan arkadaşlarına yaptığı, hem de esir edildiği ülkenin kralının rüyasını yorumlayışı fantastik edebiyatın dünyasına her zaman ilgi çekici geldi. Rüya ile ortaya çıkan olağanüstülükler Batı Edebiyatı’nda yok. Çünkü rüya metafizik olanı işaretliyor. Doğu’da ise Dede Korkut’tan öncesine vardırılabilen rüya, bilinmeyen büyülü âlemden gelen işaretler olarak yorumlanmıştı. Rüya hem kutsal, hem büyülü hem de gerçek dünyayı çağrıştırıyor. Tasavvuf Edebiyatı rüya imgesini sıkça kullandı. Rüya hâli, rüyaya uyanmak, rüyaya dalmak, rüyadan uyanmak her zaman bir amaç etrafında kullanılagelen kavramlar olmuşlardı.

Kur’an-ı Kerim’de yer alan Hızır Peygamber de (a.s) fantastiğe kaynaklık eden önemli ilahi varlıklardan biri. Kur’an-ı Kerim’den önce varlığına Gılgamış Destanı’nda da rastladığımız “Hızır”, Anadolu coğrafyasında yazılan eserlerde de kendisini hissettiriyor. Hatta onun olmadığı bir aşk, kahramanlık hikâyesi yok gibi.
Peygamberlerle ilgili Kur’an-ı Kerim’de bahsedilen Hz. İbrahim’i (a.s) ateşin yakmaması, Hz. Meryem’in (a.s) babasız bir çocuk doğurması, Ashab-ı Kehf’in 309 yıl uyuması, Hz. İsa’nın (a.s) göğe yükselmesi de bu başlık altında değerlendirilebilir. Özellikle Ashab-ı Kehf kıssasındaki 309 yıllık uyku bugün fantastik kurguların ana temalarından biri.

15. asırda yazıya geçirilen ve Oğuz boylarının yaşadıklarını anlatan bir mukaddime ve on iki hikâyeden oluşan Dede Korkut Hikâyeleri fantastiğe yaslanan önemli metinlerin başında geliyor. Bunun yanı sıra Feridüddin Attar’ın Mantıku’t Tayr adlı mesnevisi, fantastiğin cephesinden yorumlanmaya muhtaç bir eser olarak karşımızda duruyor ve bugün, fantastik edebiyatın beslendiği en önemli eserlerin başında geliyor. Az önce söz ettiğimiz Hz. Süleyman’ın (a.s) kuşlarla konuşmasının edebiyata nasıl malzeme olduğunun bir ispatı bu muhteşem eser. Eserdeki her bir hikâye hem mitolojinin hem de fantastiğin kavramlarıyla keşfedilmeyi bekliyor.

Dünyanın yaratılışından itibaren İran’ın Araplar tarafından işgal edilişine kadar geçen süreyi anlatan Firdevsi’nin Şehname’si, mitolojik bir hazine. Saltukname’de bir kahraman büyücüler tarafından kaçırılıp dağa çıkarılan gençleri bulmak için yola çıkıyor. Bir başka eserde Seyyid Battal yeraltına sefere çıkıyor.

Allah’ın bir lütfu olarak salih kullarına bahşettiği keramet ve peygamberlerine verdiği mucize varedebilme melekesi, buradan bakıldığında olağanüstü olanın Müslüman toplumlara çok yabancı bir durum olmadığını gösteriyor. Bilinmeyeni bilme, sihir, ateşe hükmetme başkalaşım sözlü kültür içerisinde karşımıza çıkan olağanüstü durumlar.

Tanzimat’tan günümüze fantastik eserler
Tanzimat devriyle birlikte yüzünü tam manasıyla Batı’ya dönen Türk Edebiyatı’na giren o katı gerçeklik fikri, pozitivizm düşüncesi, edebiyatımızdan “kocakarı masalları”nı kovdu. Özellikle tercüme metinlerin yaygınlık kazanması, Batı’da kavileşen akılcılık fikrini Türk Edebiyatı’nda da görünür kıldı. Tanzimat’tan günümüze doğrudan fantastiği içerisine alan eser sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Gulyabani romanı bunların başında geliyor. (Türk edebiyatının en özgün isimlerindendir Hüseyin Rahmi. Anlattıkları edebiyatın işleviyle birebir örtüşen birkaç Türk romancısından biri. Ondaki fantastik izleri ayrıca ele alsak yakışır.)

Günümüzde ise yazdıklarıyla fantastiği büyüten isimlerin başında Hasan Aycın ve İhsan Oktay Anar geliyor.Mostar’daki hikmet dolu çizgilerinden tanıdığımız Hasan Aycın’ın romanları modern zamana yazılmış klasik anlatılar şeklinde ifade edilebilir. Özellikle Aycın’ın Esrarname’si bu açıdan yorumlanmalı.

Günümüz Türk Edebiyatı’nın şüphesiz en önemli isimlerinden biri İhsan Oktay Anar. Postmodern roman tekniğini Türk Edebiyatı’na yerleştiren, her romanı yeni bir dalga yaratan Anar’ın edebiyat dünyasını fantastiği çizgileri üzerinden okumak bize sayfalar dolusu malzeme sunar. Bir değil bütün romanlarında klasik kültürümüzden ve kitaplarımızdan istifade eden Anar, fantastiğin büyülü dünyasını yeni bir türmüş gibi ortaya koyabildi. Bu da bir romancı için büyük bir başarı sayılmalı.

Mostar Ağustos-2012- 90. sayı

Nida Dergisi- İki Kere İkinin Dört Etmediği Yer: Fantastik

‘Temelsiz şeyler’, ‘cin tutmuş’, ‘gerçekliği olmayan görüntü/hayal’ gibi anlamlara neden bu kadar yükleniyorsunuz? Bilinçaltınızın katmanlarını neden zorluyorsunuz?

Temelsiz şeyler, cin tutmuş, gerçekliği olmayan görüntü/hayal’ gibi kavramlar, modernizmin temellerinin atıldığı dönemde yani aydınlanma döneminde ‘gerçeklik’ kavramına getirilen tanımlar ın etrafında gelişmiş kavramlardır. ‘Gerçek’ sözcüğünün tanımlanmasında yardımcı elemanlar olarak kullanılmış ve aydınlanmanın katı modernist tutumu bu sözcüklerle birlikte ‘elle tutulan, gözle görülen şeyler dışında, başka hiç bir şeyin gerçek kabul edilmeyeceği’ yanılgısını kabul etmiştir. Bu kısaca şu demektir: Bilimsel veriler dışında bir başka gerçek yoktur, varsa eğer, bu ancak cin tutmuşların (çarpmışların) sayıklamaları, hayalin ürettiği şeyler ya da temelsiz durumlardır. Gerçek bir tanedir ve o da ancak gözle görülen elle tutulan şeydir. Mesela ruhlar, cinler, melekler, göremediğimiz ispat edemediğimiz varlıklar ve durumlar, gerçek değildir ve ancak hayali ve temelsiz şeylerdir.

Bu düşünce bugün fantastik sözcüğü tanımlanırken kullanılan temel mantalitedir. Fakat bunu kabul etmek ya da bu kabulü devam ettirmek mümkün değildir. Çünkü dünya Batı’dan ibaret değildir. Dünyanın bir de Doğu’su vardır. Doğu dünyası ‘gerçek’ kavramına böyle bakmaz, böyle bakmadığı gibi bütün bir düşünce ve sanat dünyası da bu kavrama öteden beri böyle bakmamıştır. Asıl ‘temelsiz şeyler’ Batı’nın bu kavramları algılayışıdadır.

Bu sözcüklere bu kadar yüklenmemin bilinçaltımda varolan Doğululukla bir ilgisi olduğunu söylersem, fantastik konusuna yaklaşımımın samimiyetini ifade etmekle yetinmiş olurum. Durum bundan ibaret. Bilinçaltımın katmanları bana bu yanlışın düzeltilmesini baskılıyor olabilir bunu da Doğulu genlerin baskın unsur oluşuna mı yormalı ya da yapıbozumcu karektere mi bilemiyorum.

Bugün revaçta olan, bir tüketim malzemesi gibi sunulan ve ardı arkası kesilmeden yenisi eklenen popüler kitapların bir çoğu fantazya türünde. Bunun nedenleri hakkında neler söylemek istersiniz?

Evet böyle bir gerçek var ortada. En çok satanlar ve en çabuk okunanlar fantazya türündeki kitaplar. Bunun nedeni ya da nedenleri üzrinde düşündüğümüzde herşeyin gelip modernizmde odaklandığını görüyoruz. Özellikle 90 sonrası depolitize olan kuşak, kendini çılgın kapitalizmin pençesinde buldu. Buna ayak uydurmak zorunda idi çünkü hayatta kalması gerekiyordu. Yaşam için çalışmak gerekirdi ve çalışma şartları azgın kapitalizmin ‘hep daha fazla tüketim’ mantığına uygun olmalıydı. Bu koşullar insanlarda bıkkınlık ve bezginlik oluşturdu. Artık bir ‘anlam’ sorgulamasına başladılar ve herşey anlamsız gelmeye doğru evrildi. Modernizm fena halde sıkmıştı insanları. Biraz kafa dağıtmak, biraz dinlenmek ya da gerçeğin sıkıcılığından kaçmak için bir sızıntıydı fantastik. Özellikle gençler, ebeveynlerin katı modern mantıklarından kaçmak için, bir liman arayışındayken ‘hayali’ şeyler çıktı önlerine. FRP oyunlarıyla, sinema filmleriyle desteklenen fantastik kurgular şimdi yediden yetmişe herkesin ‘gerçeğin katı tutumundan kaçıp sığınacakları’ bir durak oldu. En temel neden bu.

Umberto Eco’nun, fantasiğin ‘modern bir irrasyonalite’ olup olmadığı yönündeki düşüncesine katılıyor musunuz?

Fantastik söz konusu olduğunda Eco’dan bahsetmek oldukça enteresan çünkü Eco metafizik alan üzerine düşüncelerini açıklarken tam bir Doğulu gibi davranır. Onun ‘modern irrasyonalite’ yorumunu bu bakımdan anlamlı buluyorum. Ben de bu düşünceye katılıyorum. Modern alandaki her yırtılma bir irrasyoneliteye karşılık gelir. Fantastik, genel geçer modern mantığımız içerisinde tam bir irrasayonel alanı temsil ediyor. Bu yönü ile tartışılması gerekir. İrrasyonalitenin tartışılması, diğer kavramaları da harekete geçirecek ve gerçeklikle ilgili algılarımız olduğu gibi değişecektir.

Modern dünyanın ortaya koyduğu sanatın embesil bir kibir içinde olduğunu ve fantastiğin bunu sanatın yüzüne vurduğunu söylüyorsunuz. Seküler dünyanın sanatını kibir besleyebilir. Fakat, olağanüstülük bunu nasıl ayakları yere basan bir hale getirebilir, merak ediyorum.

Sanatın, modern dayatmalarla bir kibir sergilediğini, kanonlar oluşturduğunu, kriterleri belirlediğini ve bu kriterler dışında kalan alanları yoksaydığını biliyoruz. Cini şişeye sıkıştırıp kapağı kapamanın dayanılmaz zevkini yaşayan modernizm, bir gün tıpanın atacağını ve cinin şişeden çıkacağını hayal bile edemezdi. Tıpayı iyice kapamıştı, bundan emindi. ‘normal şartlar altında, bilimsel olarak, kanıtlanabilir biçimde’ cin asla şişeden çıkamazdı. Iki kere iki dört etmez miydi? Tıpa kapalıysa cin çıkamazdı. Fakat hesaba katılmayan bir şey oldu. Elle tutulan gözle görülen bir şey değildi olan. Meğer cinin kuyruğu tıpanın son kapama yerine yapışıvermiş, ve cin sıkıntıdan esnedikçe kuyruk gerilmiş. İrrasyonel! Evet kesinlikle irrasyonel bir durum bu. İki kere ikinin dört etmediği durumlar da varmış meğer. Cin tıpayı attırıp şişeden çıktığında, kendinden emin kibriyle modernizmde bir ‘yırtılma’ oluştur. İşte ‘olağanüstü’ bunu başarmış olarak dahi ileriki zamanlarda sanatın varlığını daha mutedil alanlara kaydıracaktır. Özellikle metafizik alanın sanata yapacağı katkılar için biraz daha beklemek gerekecektir. Şu anda piyasadaki fantastik yapıtlar bu yetkinlikte değil. Ama özellikle yerli kaynakların bu konudaki bikimi günyüzüne çıktıkça sanat çok şey kazanacak ve insan odaklı olacaktır.

İslami kaynaklarda, mitolojik malzemenin neden olduğu bir takım ‘islamileşmiş’ ama İslam’la ilgisi olmayan inanç unurları mevcuttur. Bu bağlamda mitolojiyi besleyen dindir. Lakin, dini ya da İslam’ı hurafelerle -harikulade, olağandışı- şeylerle dolduran da mitolojidir. Din besliyor, mitoloji ekliyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Bütün sosyal alanlar birbirinden etkilenir. Din, sosyal alanın birbirine eklemlenen en güçlü dayanağı. Bu yönü ile dinin diğer alanları etkilemesini, onların da dini etkilemesini görmezden gelemeyiz. Bir de buna sözlü kültür dönemi yani yazı öncesi dönemi ekleyin, o zaman iş daha da geniş düzlemlere yayılır. Teolojik pencereden baktığımızda dine eklenen her şey hurafedir. Bu ister mitoloji olsun ister uydurma bir hadis olsun. Fakat konuya edebiyat ve sözlü tarih penceresinden baktığımızda, çok fazla malzemenin olduğu bir kültürel zenginlik görürüz. Hz. Süleyman’ın, Hz. Nuh’un ya da Yedi Uyurlar’ın mitolojinin beslediği o kadar çok versiyonu ile karşılaşırızki, şaşırtıcı derecede birbirlerine benzerlikleri karşısında hayrete düşeriz.

Bu konuya biraz cesaretle yaklaşmak gerekiyor. Bakış açımızı değiştirerek değil, bakış açımızı genişleterek konuya yaklaştığımızda mitolojinin de dinin de bize çok şey söylediğini görürüz.

Nida Dergisi- 2011

Bizim Külliye – Mitoloji ve Edebiyat

Gönül Hanım, “Türk Edebiyatında Fantastiğin Kökenleri” çalışmanızla fantastiğin kökenlerine iniyor, mitolojik, arkeolojik, teolojik, kültürel ve tarihsel uzantılara eğilmiş, dikkatleri ‘Tanrı-insan-doğa’ üçlüsünün bozulmuş dengesine çekiyorsunuz. Yine Doğu’nun muhayyile zenginliğini hatırlatarak bu zenginliğin edebiyatta, sanatta önemle üzerinde durulması gerektiğini vurguluyorsunuz. Ortaya koyduğunuz eser antik dönemlerden günümüze düşünce ve hayal dünyasının göstergesi.

Eserinizi zevkle, heyecanla okuduk, fakat bazı soruların çengeline takılmadık da değil. Mesela “Kitap Hakkında” bölümünün son paragrafını şöyle bitiriyorsunuz: “Gözlerimle şahit oldum ki bütün bunlar olurken henüz Simurg’un bir teleği yere düşmemişti. Şimdi tek bir sözcük kaldı dilimde: Harikulâde…” Ve üç noktadan sonra ekliyorsunuz: “Fantazyanın bundan sonrası bana kalsın!” Size kalan nedir? Bundan okuyucu nasiplenmeyecek mi?

Öncelikle çalışmaya gösterdiğiniz hassasiyet için teşekkür ederim. Mevzulara evrensel bakma gayetim olmasına rağmen, Doğu düşünce dünyasının özellikle ‘fantazya’ söz konusu olduğunda metafiziği tamamen kuşatan, ona çok ciddi göndermeler yapan yapısını gördükten sonra, evrensel bakmayı bir tarafa bırakıp Doğulu genlerimizin sağladığı bakışla konuya dalış yapmak istedim. Fakat, özellikle bu konu beni ısrarla evrensel düşünüş biçimleriyle karşı karşıya getirdi. Anladımki mevzu ne olursa olsun, evrensel bakmanın büyük önemi var.

Günümüzde sosyal bilimlerde ve diğer alanlarda kullandığımız terminolojinin tamamı aydınlanma döneminin ürünüdür. Eco’nın son romanı Prag Mezarlığı’ında siyasi zemini ile bizi tanıştırdığı aydınlanma dönemi, ciddi sancılarla, toplumsal didişmeler, yoketmeler, yok saymalarla kendine yer edinebilmiş ve skolatik felsefenin bütün birikimi yok sayılmıştır. Aydınlanma dönemini gayriresmi tarihin izini sürerek okuduğumuzda, bütün bunların, kadim medeniyetlerin izlerini yoketmek için kurulmuş komplolar olduğunu dahi düşünür oluruz. O dönemlerde Dante’nin İlahi Komedya’sıyla bile dalga geçilebilmiştir. Geçmiş birikime hiçbir şekilde saygı duyulmadığı bu dönemde, metafizik kavramı da çok ciddi yara almış, bilimin onaylamadığı hiç birşey ‘var’ kabul edilmemiştir.

Halihazirdaki terminoloji ile Doğu’nun muhayyile birikimini karşılamak neredeyse imkansız. Bu birikim o kadar amorf bir yapıya sahip, o kadar zengin ve o kadar uçsuz bucaksızki, onu ‘fantastik, fantazya, tekinsiz, olağanüstü, olağandışı, gerçeküstü..’ gibi sözcüklerle ifade etmeye çalıştığımızda, hepsini kapsadığını fakat yine de içinde tanımlanamamış, sözcük dizimine yerleşmemiş boşluklar olduğunu söyleyebiliriz.

Acizane, boşlukları ‘harikulade’ sözcüğünün dolduracağını ümidediyorum. Doldurmasa bile büyük bir zerafetle Doğu muahyyilesini kuşatan bir sözcük Harikulade. Fantazya’yı kendime ayırıp – ki bununla Batı fantastik birikimini kastediyorum- okuyucuyu harikuladenin o muhteşem ve sınırsız dünyasıyla başbaşa bırakmak istedim. Fakat bu konunun, tek kitapla sınırlandırılması imkansız. Bu kitapla okur, tadı damakta ve bitimsiz bir anlatının henüz embriyo dönemine şahit oldu. Ömür yeterse, Doğu’nun bütün birikimini okuyucuyla paylaşmak ve edebiyat dünyasına taşımak istiyorum.

 Mitoloji dediğimizde ‘Tanrı-insan-doğa’ ilişkisi aklımıza gelmiyor. Daha çok, uydurulmuş, eski sözlü anlatılar diye düşünüyoruz. Siz, mitolojiye Tanrı-insan-doğa ilişkisi içinde baktığınızda neler söyleyebilirsiniz? Mitoloji bu bağı ne derece sağlıyor?

Ananda Coomara’ın harika bir sözü vardır, derki: ‘Tarihsel ve rasyonel analizlerin en büyük hatalarından birisi, bir efsanenin gerçek anlamının ve orijinal formunun, onu oluşturan mucizevi unsurlardan ayıklanabilir olacağını düşünmesidir. Oysa hakikat bizzat bu olağanstülüklerdedir.” Bu tesbit, modern aklın ciddi bir hastalığı olarak bizi sürekli kadim anlatılardan, mitolojik söylencelerden ya da göksel aktarımlardan uzaklaştırdığı gibi, bu alanlara septik yaklaşmamızı da bilinçaltımıza dikte eder. Bugün, mitolojiyi ‘söylence bilimi’ olarak görmenin de bu yargıdan kaynaklandığına inanıyorum.

Halbuki mevzuyu daha farklı okumak mümkün. Şöyleki, mitolojinin bir ilim alanı olarak kabulü, mitolojinin kendisinden daha yenidir. İnsanlık tarihiyle eş ve eşzamanlı varolan mitoloji, tanrı-doğa-insan dengesinin izlerini taşır. İnsanın, bilinmeyen varlıklardan aldığı güç, edindiği kuvvet, razı olduğu kader, uğradığı felaket, aldığı ödül her zaman bir geri dönüşüm göstermiş; verdiği kurban, sunduğu hediye, temsil ettiği ruh, benimsediği güç, rıza gösterdiği ve boyun eğdiği bir yapıya dönüşmüştür. Bu çizelgede insana yardımcı olan doğa ise her zaman Tanrı ile insanın arasında bir durum göstergesi/işaret dili olarak varlık bulmuştur. İnsanın doğa ile uyumu, onun Tanrı ile olan dengesinin bir gerekçesi olmuş, bu nedenle insan, doğanın korunmasına, yıpranmamasına, talan edilmemesine azami dikkat göstermiş hatta bu konuda hassas davranmayanlar için ölüm cezasına varan kurallar koymuştur.

İnsanın, doğadaki herşeye bir ruh atfetmesi de bundandır. Tanrı ile kurulan bağda doğa, canlı bir mekanizma olarak insana hizmetkârsa, insan da doğanın bu hassasiyetine şükranla karşılık vermeli ve onu korumak için elinden geleni yapmalıdır anlayışı hakimdir. Bu anlayış, mitolojinin varlık alanının en belirgin özelliğidir. İnsanın, tanrısal güçlerle donanıp, doğa ile bütünlük içinde olması mitlerin içinde varolan anlamın da kökenini oluşturur. Bu şu demektir, mitoloji, göksel olanla kurulan bağın türettiği mitlerle vardır. Bu bakımdan din ve mitoloji birbirlerini içselleştirmeleri bakımından sıkı ilişki içindedirler.

O halde, İlahi dinler mitolojiye-fantastik olana nasıl bakmaktadır? Yukarıda değindiğiniz bu sıkı ilişkiyi nereden kuruyorsunuz?

İlahi dinlerin mitolojiye nasıl baktığı konusu şüzphesizki ilahiyatçıların derinlikli olarak incelemesi ve cevap vermesi gereken bir mevzudur. Fakat mevzu, her nedense kolaycılığın kıskacına takılmış ve klasik değerlendirmelerin dışına bir türlü çıkılamamıştır. Fakat mitolojiye baktığımızda, ilahi dinlerin ve özellikle de İslam dininin iki açılımını görmekteyiz. Birincisi ‘eskilerin masalları’ sözüne yapılan atıftır. Enteresandır, ‘eskilerin masalları’ sözü yeniden diriltilme karşısında mütekebbir müşriklerin gösterdiği tavırken, günümüzde ‘eskilerin masalları’ından kastın söylembilimi olduğu kanaati hakimdir. Bu yanlış algı, İslam mitolojisi kavramına darbe vurduğu gibi, tek başına mitolojiye de çekimser kalınmasına neden olmuştur. İkincisi; ilahi dinler bir topluma gelmeden önce, varolan sözlü anlatılara, gelen yeni dinin yaptığı atıflardır. Bu nokta önemlidir. İslam dahil olmak üzere hiçbir ilahi din, gönderildiği toplumun sözlü kültürünü toptan yok saymamıştır. Hatta bazı sözlü kültür ‘söylentileri’ne ciddi atıflar yaparak yanlışları düzeltmiş, doğruları muhkemleştirmiştir. Bunu pek çok peygamber anlatısında görmekteyiz. Demekki, sözlü kültürün oluşturucusu mitoloji, toptan reddedilen veya ‘uydurulmuş’ sınıfına dahil edilecek bir alan olamaz. Bu olumsuz yargının zihinlerden uzaklaşması, daha objektif bir dinler tarihini de gündeme getirecektir. Fantastik olana bu noktadan baktığımızda, elimizde Doğu muhayyilesine açılan muazzam bir kapı görebiliriz. Fakat dediğim gibi öncelikle bu yargıların silinmesi gerekir.

Nostradamus gibi kâhinleri ve Türklerdeki Şamanları, bugünkü astrologları vb. fantastik olanla izah ederseniz neler söyleyebilirsiniz?

Bilinmeyen varlıklar, kavranamayan, açıklaması bir türlü yapılamayan durumlar her zaman tekinsiz bir alan oluşturur. Bir çok toplumda din adamlarının ‘bilinmeyenlere vakıf olma’ gibi söylentilerin öznesi durumunda olduklarını biliyoruz. Kahinler, büyücüler, biliciler, şamanlar ve hatta demirciler… Bu sınıfların toplumun genel gidişatının dışına taşan bir takım göstergeleri vardır. Öngörüleri, şaşırtıcı güçlere sahip olmaları, olağandışı davranış ve halleri v.s. Bunların hepsi tekinsiz bir alan oluşturduğu gibi, toplum tarafından da korkunun ağır bastığı bir saygıyı ve ayrıcalığı kazanmalarına neden olur. Bu tekinsiz sınıfların özellikle ruhlar alemiyle kurdukları bağlar neticesinde, olağanüstü bir takım sonuçlar elde etmeleri de kaçınılmazdır. Tam da bu noktada ‘gerçeğin bir başka yüzü’ ile karşılaşırız. Batı terminolojisinde olağandışı ile örtüşen olgu, Doğu’da, özellikle tasavvufi menkıbelerin özünü oluşturan olağanüstü hallerin karşılığıdır. Fantastiğin bize anlatmak istediği şey, hiçbir zaman doğrusal giden bir yaşamın olmadığı gerçeğidir. Doğrusal hayat içinde her zaman ‘gerçeği yırtan’ haller oluşmaktadır. Din adamları ya da toplum içinde tekinsizler sınıfına giren kişiler, büyücüler, biliciler işte bu yırtılmanın kahramanları olarak o toplumda derin saygı görürler. Hayalin dingin suları ise bu yırtılmalardan neşet eden bambaşka ve ‘harikulade’ halleri görünür kılmakla görevini ifa ederki işte biz ona fantastik edebiyat ya da muhayyile edebiyatı deriz.

Fantastik olarak yorumlayabileceğimiz bu sınıfların oluşturduğu tekinsiz alanlar, din ile ne kadar bağlantılıdır?

Kahin ya da şamanları fantastik ile örtüştürmek ancak bahsettiğim bu bağlamlarda geçerlidir. Michel de Nostre-dame de, 1500′ lerin başında yaşamış bir mistik-bilicidir ki onun da tıpkı şamanlar ya da kahinler gibi tekinsiz halleri vardır. Kehanetler ise, bilinmeyen ruhlar ile kurulan bağlantılar neticesinde yeryüzüne aktarılan bilgiler olarak tarihte yerini almıştır. Bunu şaman ayinleri sonrasında, anlatıcı’da da görmekteyiz. Ruhlardan gelen haberler toplum tarafından her zaman önemsenmiş ve ilginçtir, pek çoğunun gerçekleştiğine dair kayıtlar tutulmuştur.

Fakat, bu sınıfların din ile olan bağı yani göksel ile kurdukları iletişimin izdüşümleri, onları ‘fantastik’ olarak nitelememizi gerekli kılmadığı gibi bu abes de olur. Mesele sadece yeryüzünde olanların göksel olanla karşılaştıklarında yaşadıkları ‘şok’ tur. Bu şok, rasyonel olanın karşılaştığı irrasyonalitedir bir bakıma.

Astrologlarda ise durum biraz daha farklıdır. Kutsal merkezli değil, bilim merkezli günümüz astrolojik verileri, astrologların bazı görüşlerini etkilemekte ve bu görüşler toplum tarafından ilgiyle karşılanmaktadır. Burada kutsalın izlerinin taşındığı bir olağanüstülük yoktur. Evrensel veri akışı vardır. Güneşin, ayın, gezegenlerin elementik yapısının insanı ve doğayı etkileyiş yorumları vardır. Mitolojik dönemlerde ise astolojik denge insanın, tanrı-doğa dengesinde vazgeçilmez ara kapılardan birisidir. Bu yönü ile astroloji, modern mantalite ile alanı daraltılmış ve yaşamdan uzaklaştırılmış bir ilim olarak yalnızca evrenin hareketlerinin insan üzerindeki etkilerine indirgenmiştir.

 Günümüzde özellikle Batı, çocuklara ve gençlere yönelik bilgisayar oyunları, çizgi filmleri, sinemayı, edebiyatı mitolojik unsurlarla bezenmiş konu ve kahramanlarla besliyor. Batı, konu ve kahramanları mitolojik unsurlarla bezeyerek ilgi çekmek mi, yoksa bireye kalıcı bir mesaj mı vermek istiyor? Veya mitolojik unsurlar, tekleşen insanının hangi ihtiyacını karşılıyor?

Günümüz fantastik edebiyatına hakim olan şeyin öncelikle hayal mi yoksa ucuz gotik efsane kırıntıları mı olduğunu tesbit etmek lazım. Derin bir modernizm travmasından geçen zihinlerin, edebiyata aktardığı şey zengin içerikli mitolojik anlatılar mıdır yoksa, 18 yüzyıl bilim-kilise çatışmasında oyunu skolastik düşünüş biçimlerinden yana kullanan, birkaç simge ile işi fanteziye dünüştüren fakir kurgular manzumesi midir? İşin gerçeği, Batı da modernizmden fena halde sıkılmış görünüyor. 1960′ lardan bu yana, hayalin, fantezinin engin sularında kulaç atmak istiyor ve bu konuda ona kaynaklık edecek tek şey 18. yüzyıl öncesi tarih.

Batı’nın bu konuda yani fantastik edebiyat konusunda malzemesi şu ana dek tükenmiş durumda. Bu nedenle, Doğu’nun simgelerini ve hatta yer yer düşünüş biçimlerini yeni kurgularda görmekteyiz. Avatar, başlıbaşına bir Doğu mitolojisi örneğidir. Yüzüklerin Efendisi, Doğu’nun düşünüş biçimlerini ve simgelerini cömertçe kullanmıştır. Hatta, bazı küçük anlatılar tamamen Doğu kaynaklı sözlü anlatım örnekleridir.

Batı, bu konuda stratejik düşündüğünü, daha fantastiğin tanımını yaptığı aydınlanma döneminde ortaya koymuştu zaten. O günden bu güne değişen hiçbir şey yok. Fantastik kurgular ortaya koyarken, çocuklara ya da gençlere bir şey şırınga etme niyeti taşımasından ziyade, varolan yapıyı koruma telaşındadır. Çünkü, modern mantalite zaten bu kurgulara karşı duruyor. Yani, daha en başında fantastiği ‘uydurma, hayal ürünü’ sayan mantık hala devam ediyor ve önemsemeyerek, hayal, uydurma diyerek etkiyi azaltmayı umarken, eğilimi uydurma şeylere karşı arttırıyor. Kısacası, bilinmeyen bir dünyanın varlığına karşı, ‘uydurma’ kartını elinde tutarak sürekli rasyonel dünyaya vurgu yapmış oluyor. Bugün fantastik edebiyat merkezli yapımların desteklenmesinin en önemli nedeni budur.

Batı, bilinmeyene karşı bu inançsızlığı asırlardır zaten sağlamışken, günümüzde fantastik edebiyatı bu kadar gündemde tutarak özellikle sinemaya neden bu kadar yatırım yapıyor peki?

Burada oldukça önemli bir nokta vardır. Bugün artık modernizm, postmodernizm tehlikesi altındadır. Postmodernizm, sağladığı metinlerarası ilişki olanağı ile sanatın, geçmişle bağ kurmasına imkan tanımakta ve bu durum modernizmi fena halde rahatsız etmektedir. Fantastik edebiyatın desteklenmesi postmodernizmin başarısıdır modernizmin değil. Yukarıda da değindiğim gibi modernizm sadece, kendi dışında oluşan yapıyı, her zaman ve her konuda yaptığı gibi kuralları içine alarak (bilgisayar oyunları, ucuz vampir hikayeleri, büyücü, iyi-kötü filmleri v.b.) bu alanı kontrol altında tutmayı umuyor. Özellikle büyülü gerçekçiliğin tam da postmodern akımın baş gösterdiği dönemde ve coğrafyada neşet etmesi tesadüf değil. Fakat yine de bu netameli mevzunun, tıpkı modernizmde olduğu gibi insanlığın başına örülen bir başka tür çorap olup olmadığı konusunda endişelerim var. Yine de bu olanakları iyi değerlendirmeli ve Doğu’nun birikimi tez elden ortaya konmalıdır ki gözümüzün önünde talan edildiğine daha fazla şahitlik etmeyelim.

Sanat ve edebiyat açısından fantastik olan mı yoksa bilim kurgu mu daha değerli ve besleyici? İkisini de karşılaştırarak bir değerlendirme yapar mısınız?

Fantastik mi bilim-kurgu mu sorusunun kökeninde hayal dünyası vardır. Adına ne dersek diyelim, yediden yetmişe insanların hayal dünyasını harekete geçirebilen herşey çok önemlidir. Medeniyetler hayal ile varolabilmişlerdir. Mimari, hayal ile zirve yapmıştır, bilim hayal ile varlık alanı oluşturmuştur. Musiki hayalin damarlarında notalarını derin nidalara dönüştürmüştür. Hayal, hele de bizim gibi derin sözlü kültüre sahip medeniyetler için olmazsa olmaz bir olgudur. İster bilim-kurgu, ister fantastik olsun, hayalin sanata hakim olması ya da sanatın hayal ile varolması oldukça önemlidir. Fakat kişisel tercihim mitolojik fantastiktir. Hem hayalin uçsuz bucaksız alanlarında gezinirsiniz, hem de esrarengiz kadim kültürlerin şifrelerini, simgelerini çözme ya da tanık olma heyecanını yaşarsınız. Bilim-kurgunun teknolojiye göre düşen-yükselen ısısı beni cezbetmiyor açıkçası. Bilim-kurguda teknolojiye bir göbekbağı var. ‘Şimdi’ üzerinden bir hareket güzargahı var. Onun yerine, güneşin, doğal ısısıyla canlanan bir toprak katmanının içinde bilinmeyen bir varlığın oluşuyor olması, kımıltılarını işitmemiz, canlanışındaki olağanüstülüğe şahitlik etmemiz ya da güneş ışığındaki bilinmeyen bir gücün aniden harekete geçerek toprağı altüst edişi daha gizemli geliyor. Fakat ister bilim-kurgu ister fantastik olsun, bu alan her zaman hayali, merakı ve bilme isteğini diri tutan bir yapıya sahiptir. Fantastiğe, modernizmin çizdiği sınırların dışından baktığımızdan çok verimli bir alan olduğunu göreceğiz. Yeterki katı modern mantığımızın biraz dışına çıkalım.

Fantastik metinlerde yer alan kişi, zaman, mekân ve nesnelerle ilgili bir tasnif yapmak gerekirse ya da özellikleri bakımıdan neler söyleyebilirsiniz?

Fantastik metinlerdeki kategoriler hakkında henüz derli toplu bir çalışma yapılmamış olması, konunun kuramsal belirsizliğinden kaynaklanmaktadır. Bu konuda en son söz söyleyenin Todorov olduğunu, fakat onun da sınıflamalar yaparken tedirgin olduğunu görmekteyiz. Bu alanda sınıflandırmadan çok özellikler dikkat çekicidir. Şöyleki, fantastik kurgularda zaman ve mekan genellikle sözlü kültürün yaygın olduğu, insanın doğa ve göksel varlıklarla kuvvetli iletişimler kurdukları dönemlere denk düşer. O dönemlerin simgeleri genellikle kutsal ile ilgilidir. Gizemi katan da kutsaldır zaten. Zamanın canlı bir organizma olduğu daralıp genişlediği, esneyip gerindiği Doğu mitolojilerinde olmasına rağmen henüz Batı fantastiğinde ciddi karşılıklarını göremiyoruz. Yalnızca eşzamanlılık ya da aynı zamanda iki ayrı yerde olma durumlarına şimdiye dek şahit olduk. Bu konuda Doğu kaynakları daha zengin içeriklere sahip. Çünkü Doğu düşünce dünyasında her nesne canlıdır ve bir ruh taşır. Bu durum muhayyile edebiyatımıza da fazlasıyla malzeme sağlamıştır. Günümüz meetinlerinde de nesneler canlıdır ve bir ruh taşır. Kişi ve kahramanlar konusunda, fantastik edebiyatın biraz daha ayaklarının yere bastığını görüyoruz. Modern metinlerde kahraman, ya iyi ya da kötüdür. Fantastik kurgularda ise kahraman, ilk-el insan doğasına daha yakındır. Yani her insan içinde iyiyi ve kötüyü barındırır. İnsanın çamur ve nur yanı sürekli yan yanadır. İyi bilinen bir insandan -bilinmeyen kuvvetlerin etkisiyle- hiç beklenmedik kötülükler doğabildiği gibi, kötü bilinen bir insanın da hiç beklenmedik anlarda vefası, fedakarlığı ya da kendini feda edişiyle karşılaşırız. Kahramanların bu ‘kaygan’ yönü, hem olağanüstüne hem de fantastiğe büyük güç kattığı gibi, insan doğasına da en yakın göstergelerdir.

Türk mitolojisi, edebiyatımızda ve sanatımızda yeterince yer buluyor mu?

Türk mitolojisinin en çok tasavvuf edebiayatımızda fazlasıyla yer aldığını söylemeliyiz. Hatta, hiçbir tasavvuf edebiyatı eseri yoktur ki, Türk mitolojisi içeriğine sahip olmasın diyebiliriz. Bunu söylerken belli alanlarda tepkiler olması doğaldır. Fakat tasavvufun kökenine ve Anadolu’ya geliş yollarına, beslendiği kaynaklara baktığımızda, Türk mitolojisinden etkilenmemiş olmasının imkansız olduğunu görebiliriz. Bununla birlikte, yanlış anlamalara meydan vermemek için bir noktayı aydınlatmak gerekir. Bir eserde mitolojinin olması başka fantastik unsurların olması başkadır bunu karıştırmamak lazım. Doğu mitolojisinde baskın olan Türk mitolojisi en belirgin tasavvuf kaynaklarında vardır. Sanat alanlarında ise mitolojiye pek rastlamıyoruz. Mesela resim, müzik, görsel sanatlar v.b. Sözle iştigal etmesiyle edebiyat, bu alanda daha fazla imkana sahip. En son örnek olarak Amak-ı Hayal, saf bir Türk mitolojisi metni örneğidir. O metindeki bütün simgelerin Türk mitolojisinde karşılığı vardır. Zaten son örnek olmasıyla da önemlidir. Amak-ı Hayal’den sonraki örnekler aynı başarıyı yakalayamamışlar ve mitoloji edebiyatımızdan yavaş yavaş çekilmiştir. Günümüzde fantastik yazarlar arasında Türk mitolojisinden faydalanma oranı gittikçe yükseliyor. Fantastik yazarları kolaycılığı seçmeyip mitolojiye yönelirlerse çok nitelikli metinler ile karşılaşmamız imkansız değil.

Mitolojik unsurlarımızın edebiyatımızda değerlendirilmesinde günümüzde durum nedir? ve bu değerlendirmeler sizce yeterli mi?

Mitolojinin edebiyata kaynaklık ettiğini Tanzimat öncesi metinlerde daha çok görüyoruz. Cumhuriyet döneminde yok denecek kadar az olmasına rağmen bir Kemal Tahir’in Devlet Ana’sı bu konuda döneminde tek eser sayılır. Metne yedirilmiş o kadar yoğun bir mitoloji vardırki, o dönem için bu hayret uyandırıcıdır. Bazı yazarlarımızda ise mitolojiden çok metafizik özellikler barındıran eserler görmekteyiz. Günümüzde ise, daha çok, korku edebiyatı, metafizik gerilim, vampir-hayalet öyküleri ya da bilim-kurgu metinleri daha ağırlıkta. Mitolojiye ilgi duyan ve metinlerini mitolojinin zengin birikimi ile renklendiren yazarlar yok denecek kadar az. Fakat çabalar var. Çünkü mitolojinin özellikle fantastik edebiyata sağladığı kaynakların artık yavaş yavaş farkına varılıyor. Fakat fantastik olmayan edebi yapıtlarda da mitoloji çok rahat yer bulabilir. Postmodern edebiyat buna olanak sağlamasıyla önemlidir diye düşünüyorum.

Mevcut yapıda, mitolojinin okuna okuna eserlerde hıza yer alacağına inanıyorum. Değerlendirmeler yeterli değil ama umutlu olmak gerek.

Son olarak söylemek istediğiniz Bir şey var mıdır?

Sanat hayal ile varolur. Hayalin adı bugün fantastikse, onun etrafında oluşan olumsuzlukları hayale yüklemek doğru değildir. Üstelik bu olumsuz düşünceleri Doğu medeniyetine yamayarak öyle düşünmeye devam etmek medeniyet birikimimize ihanettir. Hele de sanat gibi ucu sonu belli olmayan bir alandan hayali çekip alırsanız bu alanda ‘ucube’lere de razı olacaksınız demektir. Ruhsuz ve hayalsiz bir sanat, Doğu’nun sahiplenebileceği bir miras olamaz. Hayallerimizi yitirdiğimizde düştüğümüze inanan biri olarak, düştüğümüz yerden hayallerimizi doğru kaynaklardan besleyerek, yeniden doğrulmanın mümkün olduğu kanaati ve ümidindeyim.

 Bizim Külliye / mart-nisan-mayıs 2012- 51.sayı

Hakkında

Evrensel sanat, insanı çepeçevre kuşatandır. Bu nedenle ondan kurtulmak imkanı yoktur. Fakat yine de kitleler politikanın, eğlencenin ya da hayatın anlamsızlığı ve hiçliği üzerine sürdürülen PR’ların etkisiyle, evrensel sanatı ıskalayarak hayatlarını tamamlıyorlar. Umudum, başta kendi yaratılışımız olmak üzere, kuşatıldığımız sanatı idrak etmenin yollarından en az birini bulabilmek. Tıpkı bir samana gibi, ömür yettikçe bunun için çaba sarfetmek, bizi evrensel dengenin bir parçası olduğumuza da uyandıracaktır. Bu nedenle, edebiyattan tarihe, mitolojiden teolojiye, müzikten astrolojiye uzanan sanat kulvarında yaptığım çalışmaları paylaşacağım bir sayfada olmak kesinlikle mutluluk verici. Hayata uyanmak kendine uyanmaktır. Ve insandan geriye yalnızca bir tebessüm ve iyilik kalıyor… gönül yonar

sosyal medya

Hata: Twitter yanıt vermedi.Lütfen birkaç dakika bekleyip bu sayfayı tazeleyin.